top of page

Anlaşılmak üzerine

  • hüseyin gençer
  • 17 Kas 2022
  • 4 dakikada okunur

İnsan sosyal bir varlıktır sözünü hepimiz biliriz. Anlatılmak istenen, gerek fiziksel gerekse ruhsal anlamda olsun sağlıklı ve huzurlu bir hayatın büyük ölçüde başka insanlarla kuracağımız anlamlı ilişkilerle mümkün olabileceği gerçeğidir. İnsanın ötekine(tanrı, insan, kainat) olan iştiyakı doğumla başlar ve ömrünün sonuna kadar ister bilinç düzeyinde olsun ister bilinçdışı devam eder. Eskilerin insan insanın evidir özdeyişi bu hakikati oldukça güzel ifade eder. Bizi birbirimize çeken ve ötekini bizim için ev kılan en temel ihtiyaçlarımızdan biri de anlaşılma isteğidir.



İnsanın anlaşılma arzusunun tarihi ilk insanın yeryüzündeki varlığı kadar eskidir. Yeryüzünde varlığına dair emareler bulunan ilk insandan günümüze kadar tarih boyunca insanoğlu arzularını, isteklerini, duygu ve düşüncelerini ötekine iletme ve onda bir iz bırakmak amacıyla türlü yol ve yöntemler kullanmıştır. İlk insanlar kendilerini muhataplarına ve sonrakilere anlatmak için çeşitli semboller ve figürler kullanırken yazının icadıyla beraber bu ihtiyaç çok daha geniş bir alanda cereyan etmiştir. Aslında Bütün bir yazın ve sanat tarihi insanın kendisini ötekine anlattığı ve bu vesileyle anlaşılmayı ummasının tarihidir denebilir. Duygu dünyamıza dokunan bir şiir, hayal gücümüze emanet edilen bir roman, göz zevkimize hitaben eden bir resim ya da heykel... hangi yöntemle olursa olsun her sanat eseri derununda sanatçısının anlaşılma ve bu vesileyle kendi varlığını bir başkasının varlığına duyurma ihtiyacını ifade eder. O anda olmasa bile kendisinin ölümünden sonra dahi anlaşılma umudu birçok sanatçı için temel motivasyon kaynağı olduğu gibi bir bütün olarak medeniyetlerin gelişmesinde de itici bir güç olmuştur.


Modern zamanlarda teknolojinin de yardımıyla insanların fiziksel anlamda öz yeterlilikleri, imkanları , doğayı kontrol altına alması tahmin edilemeyecek düzeyde arttı. Maddi imkanlar ve fiziki konfor açısından insanlık tarihinin en parlak dönemleri yaşanıyor olsa bile en huzurlu zamanlarda yaşadığımızı iddia edemeyiz sanırım. Görünürde çevremizi saran birçok insanla hemhaliz; görüşüyor, konuşuyor, vakit geçiriyoruz. uzak yakın demeden herkes ile iletişim kurabilecek imkanlara sahibiz. Telefon rehberlerimizde yüzlerce numara kayıtlı. Sosyal medyada birçok insanla etkileşim halindeyiz ama yine de hayatımızda ötekinin boşluğu yankılanıyor. Yalnız ve mutsuz hissediyoruz. İlişkilerimiz umduğumuz yakınlık ve tatmini sağlamaktan uzak. Samimiyetle bakan bir çift göz arıyor bakışlarımız. Bizi yargılamadan, olumlu ya da olumsuz herhangi bir mihenge vurmadan dinleyecek, bizden anlayışını ve kabulünü esirgemeyecek bir ötekine her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyoruz.


Maddi olanaklarımızın artması, bir ‘öteki’ olarak başkasına olan ihtiyacın azalması yanılsamasına yol açtı. Moderniteyle beraber dikey bağlamda zaten ‘ tanrı ölmüştü’. zaman ilerledikçe yatay düzlemde ‘ insan’ da önemini yitirmeye başladı. Ölen ‘tanrı’ ve ‘insan’ yerine haz odaklı eğlence kültürü, yoğun çalışma temposu ve ‘sahip olmak’ arzusu aldı. Bu şekilde insanın daha mutlu ve huzurlu olacağı varsayıldı ancak netice bunun tersi oldu. Gezmek, eğlenmek, en güzel yemeklerden tatmak bir nefes miktarı iyi hissettirebiliyor yalnızca. Birbirimize olan ihtiyacın bıraktığı boşluğu başka şeylerle doldurmaya çalıştıkça o boşluk büyüdü ve bir kara delik gibi bizi yutmaya durdu. Var olduğumuzu başkalarına duyuramamanın sıkışmışlığı içerisinde çırpınıp duruyoruz. Bağırıyoruz ama yardım çığlıklarımızı birbirimize duyuramıyor, birbirimizin acılarına kör sağır davranmaya devam ediyoruz.


Fiziksel olarak yakın ve kalabalıklar halinde bulunmamıza hatta kadim zamanlara kıyasla birbirimizle ilgili çok daha fazla malumata sahip olmamıza rağmen bir tür yalnızlık ve yabancılaşma içerisindeyiz. Yabancı ve huzursuz hissediyoruz. internetin yaygınlaşması ve sosyal medya kullanımı vasıtasıyla gerçek ilişkilerin yerini sanal etkileşimlerin almasıyla beraber birbirimizle ve kainatla olan bağlarımız daha da zayıfladı. Çevremiz bize tanıdık gelmiyor. Dünya bizim için tekinsiz bir yer oldu, kendimizi güvende hissetmiyoruz. Kaygılı ve tedirginiz. Birbirimizle olan bağlarımız gevşedikçe depresyon ve kaygı bozukluklarına karşı daha da savunmasız hale geldik. Her geçen gün ruh sağlığı merkezlerine olan başvurular ve kullanılan antidepresan miktarları artmakta. Belki de yas tutuyoruz- olması gerektiği gibi olmayan hayatlarımız için bir yas, kaybetmekle birlikte hala ihtiyaç duyduğumuz bağlar için tutulan bir yas. Ötekiyle temasımız azalıp kendimizle başbaşa kaldığımız oranda hayatımız canlılığını kaybetti. Varlığımıza şahitlik edecek, bizi onaylayacak, içten ve samimi münasebetlerden mahrum kaldıkça değersizlik düşünceleri zihinlerimize üşüştü. Ötekinin bıraktığı boşluğu tüketerek, E.form un tabiriyle ‘sahip olarak’ doldurmaya çalıştık. Tükettikçe tükendik, sahip oldukça azaldık. Artık ruhlarımızın derin ve samimi bağların gölgesinde soluklanmaya her zamankinden daha fazla ihtiyacı var.


İnsan suya ekmeğe duyduğu ihtiyaç kadar bir başkası tarafından anlaşılmaya da muhtaçtır. Maddi varlığının idamesi gıdaya bağlı olduğu gibi ruhsal varlığının gelişip serpilmesi anlayan bir ‘öteki’ nin aynasında mümkün olabilir. Ben- sen ayrımında ‘ben’ kendi varlığının farkına ancak ‘sen’ ile kurulan empatik ilişkide varabilir. M. Buber “BEN olmak için bir SEN e gerek vardır; ben, BEN olmak için SEN der. Gerçek hayat, bütünüyle karşılaşmadır” diyerek insanın var oluşunun bir başka insanla kurulan ilişkide tezahür ettiğini ifade eder. Öyleki bazen sinesi açık ve samimi bir dostla geçirilen bir saat yıllar sonra bile hatırlandığında içimizi ısıtmaya devam eder. Dostumuz olan, herseyden öte anlayanımızdır. Çünkü anlamak, muhatabının varlığını takdir etmek ve varoluşuna alkış tutmaktır. Dostu olan insan talihli insandır, zira dost aynasında kendi varlığının şahidi olabilmek modern insan için talihli olmayı gerektirecek bir lükstür artık.


Şair, olduğu gibi kabul edilme ve anlaşılma umuduyla “dost dost diye nicesine sarılır”. Umduğunu bulamamış olacak ki “ benim sadık yarim kara topraktır” der. Varlığına nefes aldıracak bir dost bulamaz ama anlamlı bağlar kurmanın tarifini sonrakilere miras bırakır: samimi ve derinlikli bir ilişkinin tarafları birbirine toprak olmalıdır. Toprak ki alçakgönüllülük ve beklentisiz vermenin sembolüdür. toprak tohumu ağaç eder ama ona hangi ağaç olması gerektiğini dayatmaz. Toprak tohuma uygun şartlar sağladığı ölçüde( buna toprağın tohumu anlaması da diyebiliriz) tohumdaki potansiyeller açığa çıkar ve o küçük çekirdek kendi varoluşunun zirvesine yol alabilir.


Bizi ötekine çeken sebepler görünürde çok farklı olsa da( aşk, sevgi, cinsellik, zenginlik, güzellik...) zamanla bu görünür gerekçeler solup gittiğinde geriye en yalın haliyle anlaşılma isteği kalır.


Anlaşılmaktır beklentimiz, anlamak olmalı derdimiz...

Hüseyin Gençer, 2021

 
 
 

Yorumlar


© 2022 h.gençer

bottom of page